Bazen yazmaya  nereden başlayacağınızı bilemiyorsunuz, çünkü görülenler ve duyulanlar göz önüne alındığında her konu bir başlık olabilir. Bu durumda, ben de muhtemelen ortalardan bir yerden başlayacağım yazmaya.

Bu yazım Aleviler üzerine olacak ve Pir Sultan Abdal’ın bir sözüyle konuya girmek isterim.

YOLA ÇIKARKEN YÜREK HEYBENİZİ

OMZUNUZA ALIN…

BİR GÖZÜNDE ‘IKRAR’

BİR GÖZÜNDE ‘ASALET’ OLSUN!

Üzgünüm ki Alevilerin büyük bir kısmı yolda kayboldu. 

Elbette son yıllarda  üzerlerine hiç olmadığı kadar kapsamlı ve sinsi oyunlar oynanıyor. Maruz kalmakta oldukları koşullar kolay değil, tıpkı diğer farklı halklar ve inanc grupları gibi. Ama asıl mesele de bu değil midir? Direnmek, zalime zayıf düşmemek, Pir Sultanın  asalet ve ikrar’ vurgusu bu değil midir? Her yönden kuşatılsanız da direnmek, tökezleseniz de doğrulup  tekrar  o yola devam etmek. Gercek olan şu ki; aleviler hızla eritilerek asimile edilmektedirler.

Bu durum Osmanlı İmparatorluğundan beri vardı. Osmanlının  ilk ve orta dönemlerinde merkezi bir devlet anlayışı yokken, Aleviler de dahil olmak üzere öteki olarak adlandırılanlar henüz bu kadar baskı altında değillerdi. İmparatorluğun orta dönemlerinden sonlara doğru olan süreçte ise ulus inşası fikri hakim olmaya ve öteki  olarak görülen  topluluklara yönelik baskı ve katliamlar da artmaya başlamıştır. Bu durum  “Cumhuriyet” yıllarında da  devam edegelmiştir. Anlatıldığı gibi hiç bir zaman demokratik bir Cumhuriyet  olmamıştır. Aksine tekci  bir karakter kazanarak, zenginlik denilen farklılıklar ortadan kaldırılmaya çalışılmıştır ve halen devam etmektedir..

Türk-İslam sentezine dayanan bu anlayış, kendilerinden olmayan hiç kimseye yaşama şansı vermemek gibi hastalıklı bir fanteziye sahiptir. Bu anlayışın temsilcisi olduğunu iddia eden iktidar  ve destekçileri, ırkçı ve milliyetçi hezeyanlarla Alevilere de inançlarının belirlediği gibi bir yaşamı yaşama şansı tanımıyor.

Alevi vatandaşlar devlete karşı yükümlülüklerini (vergi,askerlik,v.b.) her Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı gibi yerine getirirken, buna karşılık devletten aynı oranda hizmet aldıklarını söylemek ne yazık ki mümkün değildir. Örneğin toplanan vergilerin büyük kısmı oy deposu olarak görülen Sünni İslam kesime hizmet götürmek için kullanılıyor ama alevilerin yoğun olarak yaşadıkları yerler için aynı şeyi söyleyemeyiz. Alevileri askerlik yapmaya zorunlu kılıyor ama devlet dairelerinde çalışmalarına sınırlı izin veriyor, yada yüksek bir mevkiye izin vermiyor. Bir noktaya kadar izin verse bile görünmez bir baskıyla Aleviliği inkâr etmeye ve Alevi inancından vazgeçmeye zorluyor ve bu sadece bugün değil, Cumhuriyetin öncesinde oldugu gibi sonrasında da  devam ediyor.

Şu an ki gidişata bakılırsa doruk noktasına ulaştı. Mevcut durum gerçekten çok ciddi boyutlarda. Öyle ki her geçen gün daha fazla Alevi vatandaş ailesiyle birlikte namaz kılıyor veya  camiye gidiyor. Bu artışın nedeni elbette  inandığı için değil, son yıllarda sistemli bir şekilde geliştirilen sosyal baskının sonucudur.  Alevi olarak tanınma ve dolayısıyla  elindeki işini kaybetme korkusu zamanla kimliklerini inkara kadar varıyor. Alevilere  uygulanan bu baskı, bana Türkiye’de sayıları yok denecek kadar az olan bu coğrafyanın kadim halklarından Ermenileri, Süryanileri ve Rumları hatırlatıyor. Baskı ve katliamlardan sonra ülkeyi terk edebilenler terk etti, geride kalanlar ise hayatta kalabilmek için önce isimlerini sonra dinlerini değiştirip eriyerek kayboldular.

İtirazınız yoksa ve onlardan daha fazla Türk-Sünni- Müslüman iseniz hayatta kalırsınız. Ama unutulmamalı ki ilk fırsatta yok edilecekler listesinde olan  yine sizsiniz. En ufak bir çelişkide ya da hatada size kim olduğunuzu hatırlayacaklardır, siz unutmuş olsanız bile onlar sizin kim olduğunuzu biliyorlardır.

Soykırım sadece fiziksel imha degildir, zihinsel tahribat ve çarpıtma da soykırım sayılmaktadır. Varlığın-varoluşun zora dayalı inkarı en büyük soykırımdır. Bir canlının içindeki en güçlü duygu varoluş ise, o varoluşu inkar etmek de asimilasyon ve soykırım olarak tanımlanmaktadır.

 Dolayısıyla aleviler soykırım ile karşı karşıyadır.

Örneğin birçok Alevi köyünün yol ve su gibi hayati ihtiyaçları varken, devlet alay edercesine Alevi köylerine camiler götürüyor ve ezan sesini de normalden daha yüksek açarak onları dinlemeye zorunlu kılıyor. Bu bana cezaevlerinde işkence yöntemi olarak yüksek sesle dinletilen ve Nazi Almanyasında ölüm kamplarındaki yahudilere dinletilen marşları hatırlatıyor. 

Bugün Alevi cenazelerinde Kur’an   okunuyor, sela veriliyor namaz kılınıyor, mevlitler veriliyor. Yani Alevi doğup Sünni olarak defnediliyorlar. Alevi dedelerinin böyle bir şeyi yapmaları kabul edilemeyeceği gibi, yapanlara da engel olması gerekirken sessiz kalmaları ya da desteklemeleri anlaşılır gibi değil ve  çok acı bir durum. İnsan doğrusu sormadan yapamıyor, dedeler nasıl böyle bir şey yapabiliyorlar ya da dedeler kime hizmet ediyorlar? Günümüzün hızır paşalarınamı?

Başka bir örnekte Alevilerin kutsal mekânı KulHimmet Ocağı’nda Kur’an kursu düzenleyip, hiç çekinmeden, sıkılmadan, türban propagandası yapıp, çocuklara ve kadınlara Kur’an kursu ve sertifikası verip devlete “Bakın biz size başarıyla hizmet ettik” demeleri. 

Nerde sizin inancınız, kutsalınız erenleriniz, ulularınız ve ozanlarınız? Sahi siz kime hizmet ediyorsunuz?

Kendi inancınıza, KulHimmet’e,  gönlünüzdeki hürmetiniz ve saygınızı, bağlılığınızı böyle mi koruyup gösteriyorsunuz?

Alevi Federasyonları neden ayağa kalkıp bu uygulamalar toplumumuz için yüz karasıdır demiyor acaba?

Yoksa bu kurumlarin da bu kayboluşta paylarının olduğunu söylemek yanlış mı olur?  Alevi bölgelerinde gerekli ilgi ve gerçek anlamda örgütlenmenin gerekleri yerine getirilmiş olsaydı bu görüntüler ortaya çıkar mıydı?

Pekala sorular çoğaltılıp detaylandırılabilir, ancak gercek şu ki, alevi toplumun her zamankinden daha fazla var olan örgütlenmelerini güçlendirmeye ve daha fazla kesime ulaşmaya  ihtiyacı var. Unutulmamalı ki, boş bırakılan her alan birileri tarafından doldurulacaktır

Burda üzerinde  durulması gereken konulardan biri de  Dedeler ve dedelik kurumudur.

Elbette her düşüncenin ve inancın  temsilcilerinin, kendi  toplumlarına doğru bir şekilde öncülük edebilmeleri için evrensel bir vizyona ve geniş bir bilgi birikimine, yani yetkinliğe ve yeterliliğe sahip olmaları gerektiğine inanıyorum. Alevi toplumu için de dedelik önemli bir yer teşkil etmektedir, oldukça değerli bir makam olmakla birlikte, kraliyet tacı gibi babadan oğula miras kalmamalıdır. Her Şeyden  önce dedelik adanmışlıktır aslında. Bağımsız  bir kurumdur ve gücünü ait olduğu toplumdan alır. Bilgeligi, adaleti ve fedakarlığıdır onu kutsal yapan. Menfaat kaygısına kapılan her kişi ve kurum yozlaşmaya kapı aralamış demektir. Son yıllarda iktidarın önemli oyunlarından biri olan Dedelik kurumu üzerinden alevi  toplumunu çözme gayesi göz ardı edilmemelidir. Maaş bağlayarak etkisi altına alma ve kutsal sayılan dejenere etme sıradan, günlük bir amaç olarak görülmemelidir. Gücünü devletten alan kurumların sadece devlete karşı sorumluluklarının olacağı ve  gücünü toplumundan alan  Dedelerin/öncülerin de sorumluluğu ancak ve ancak kendi toplumuna karşı olacağı bilinmelidir.  Günümüzün bazı dedeleri ne acıdır ki Aleviliğin gerçekliğinden ve özünden çok uzaktırlar. Bazıları dedelik soyundan gelmiş olmanın yetkisini ve gücünü mevcut iktidarın, yani Sünni İslam’ın sözcülüğünü yaparak ve kendi toplumuna, Aleviliğin özüne aykırı bilgiler vererek kullanmaktadırlar. Dolayısıyla Alevileri bu şekilde tabiri caizse içerden satın alarak  eritmekte ve yok etmektedirler.

Elbetteki her zaman ve her toplum içinden çürük meyveler olabiliyor, Alevilerde de kendi toplumlarına karşı  iktidarlarla işbirliği yapmış olanlar vardır  ve olacaktır. Ancak tehlikeli olan bu tehlikelerin farkında olamayan büyük çoğunluğu kaderlerine terk etmek ve bu şekillerin etkisi altına girmelerine imkan vermektir.

Maraş katliamının yıldönümü vesilesiyle Dersim, çorum, Maraş ve Sivas katliamlarında yaşamını yitiren canları saygıyla anıyor, elbet  bir gün Hakkın vuku bulacağı bir geleceğe olan inancımla  birlikte yine Pir Sultan Abdal’ın bir sözüyle bu yazımı  bitirmek istiyorum.

“Demiri demirle dövdüler; biri sıcak biri soğuktu… İnsanı insanla kırdılar; biri aç biri toktu.”

Su Doğan Tuğrul