Bir kadının anlattıklarından

İstanbul’da bir pastanede arkadaşımla çay içip söyleşi yapıyorduk? Arkadaşımın tanıdığı bir bayan selam verip yanımıza oturdu. Bir çay da ona söyledik. Birlikte çay içip söyleşmeye başladık. Arkadaşımın yıllardır dert ortağı, olmalı ki beni tanıştırdı. Sıcak, candan bir ortamın sohbeti de başka oluyor. Hal hatır soruldu, güncel birkaç soru yanıtlandı. Çaylardan birkaç yudum içmiştik ki yanımıza gelen bayan, başladı geçmişini anlatmaya.

Ben 17 yaşındaydım. Bir erkek arkadaşımla konuşup görüşüyordum. Birbirimizi sevmeye aşık olmaya başladık. Ailemden, ailesinin dünürcü olmalarını istedim. Ailesi geldi, beni istediler. Ailem, ‘bizim sizlere verecek kızımız yok’ dediler. Ben nasıl üzülmüştüm bir bilseniz?”

‘Seni neden sevdiğin istediğin birine vermediler ki! İşi mi yoktu, topluma aykırı bir suçu mu vardı?’ dedim. ‘Bunların hiç biri değildi. Sevdiğim genç Alevi olduğundan beni vermediler’ dedi. ‘Hiç böyle bir şey olur mu be! Hangi çağda yaşıyoruz? Senin annen baban hangi çağdan kalma?’ ‘Ben üzüntümden ne yapacağımı bilmiyordum. Sevdiğime nasıl kavuşurum, neler yaparız diye planlar yaptık. Sonunda kaçmaya karar verdik. Sevdiğimle birlikte el ele verip kaçtık. Aradan 8 ay geçti bizi affetmişlerdir dedik. Dönüp geldik. ‘Barışıp elinizi öpeceğiz, düğünümüzü yapalım’ diye haber saldık. ‘Tamam’ dediler. Ben eve gelince, sevdiğimi kovdular beni eve aldılar. Olmadık laflar, hakaretlerin bini bin para yağmur gibi başımdan aktardılar. Beni sülalece göz hapsine aldılar. Tanıdıkları bir aile varmış, hanımı kara çarşaflı, beyi şalvarlı takkeli. Onun oğluna vermeye karar verdiler. Ne kadar isyan ettimse, karşı koyduysam nafile! Sonunda evlendik şalvarlının oğluyla. Aradan 13 yıl geçti. İki erkek çocuğum oldu. Onlarla avunup, kaderime boyun eğdim. Bir gün karşı komşu kadın bana oturmaya, hal hatır sormaya geldi. Bir saat oturmadık ki eve eşim geldi. Kadını evde görünce surat ve hareketler tuhaflaştı. Kadın da hemen kalkıp evi terk etti. Kadın gidince bir öfkeyle ‘Bu başı acık kadın nasıl girer buraya, bizim evimizin nasibini kestin. Başı açık kadın kötü kadındır, sen nasıl konuşursun onunla… Seni boşuyorum. Boş ol, boş ol, boş ol…’ dedi kapıyı çekip gitti.”

‘Eee sonra ne oldu? Barıştınız mı kocanızla!’ dedim. “Ne barışması, aradan birkaç saat geçti eve geldi ‘Ben seni boşadım dinimizce tekrar nikah kıymak için sen başkasına nikahlanacak, sonra boşanacaksın. Ondan sonrada benimle nikah kıyacaksın. Şeyhimiz buna hüllelenme diyor’ dedi. Hiç böyle bir şey olur mu? Senin beni başkasına teklif etmen yakışık alıyor mu? Peki, benim teyzemin oğluna nikahla ondan bir zarar gelmez bana. Sonra boşanırız, sen alırsın. Beyim ‘Öyle şey olmaz. Sen tanımadığın biriyle nikahlanacaksın’ dedi. ‘Sen ne diyorsun be adam! Ben başka biriyle nikahlanıp aynı odaya girersem, adam bana bir şey yaparsa, benim de hoşuma giderse ben daha sana gelir miyim? Bana sahip çıkmayan, başkasına teklif eden adamdan koca olmaz’ dedim. Dilekçemi verdim, birkaç ay sonra boşandık. Birkaç yıl çocuklarıma nafaka ve benim çalışmamla bakabildim. Sonra çocukları elimden aldı. Bana çocuklarımı belirli bir süre göstermedi. Zor anlar yaşadım, çaycılık yaptım, bulaşıkçılık yaptım. Allah yüzüme baktı bir hastanede şimdi sekreterlik yapıyorum. Hayatımı kazanıp sessiz sade bir şekilde sürüp gidiyorum. Kabus gibi bir evlilik hayatı yaşadım.”

Bu konuşulanları dinledikten sonra insanın insana nasıl bir zulüm yaptığına kulaklarımla şahit oldum. Boşanıp tekrar evlenme olayına da hüllelenme denirmiş öğrendim. Yaşamda ne ilginç anılar, hikayeler var. Ben sadece birinden bahsettim. Cumhuriyetin bize getirdiği nimetlerden bizler yararlanıyoruz? Cumhuriyeti tanımayan bilmeyen kabul etmeyen nice insanlar aramızda yaşamaktadır. Aydınlatmak için bizlere görev düşmez mi dersiniz? 

Süleyman ERKAN